“Üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar; önce onurlarını, sonra özgürlüklerini, daha sonra bağımsızlıklarını ve geleceklerini kaybederler.”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e atfedilen bu söz, bugün toplum olarak üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir gerçeğe işaret ediyor.
Son günlerde ülke gündemini meşgul eden fon krizi üzerinden yaşananları görüyor, okuyor ve takip ediyoruz. Ortaya çıkan iddialar, mağduriyetler ve tartışmalar elbette hukuki yönleriyle değerlendirilmelidir. Ancak meselenin bir de toplumsal ve ahlaki boyutu var.
O da şu…
Kısa yoldan, fazla emek harcamadan, üretmeden ve çalışmadan çok para kazanma arzusu.
Ne yazık ki bu arzu, toplumun bazı kesimlerinde giderek daha fazla karşılık buluyor. Daha da düşündürücü olan ise, zaman zaman ortaya çıkan örneklerin bu anlayışı adeta teşvik etmesi.
Çalışan, üreten, alın teri döken insan yıllarca emek verirken; birilerinin kısa sürede büyük kazanç elde ettiği görüntüsü, özellikle gençler açısından tehlikeli bir mesaj taşıyor.
“Çalışmana, üretmene gerek yok. Doğru bağlantıyı bul, doğru yerde ol, kısa yoldan kazan.”
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Çünkü bir toplumda emeğin değil, kolay kazancın itibarlı hale gelmesi, sadece ekonomik dengeleri değil, ahlaki değerleri de bozar.
Bugün siyasetten bürokrasiye, ekonomiden spora kadar toplumun önünde rol model olması gereken insanların davranışları bu nedenle çok önemlidir.
Devletin verdiği makam ve yetkiler kişisel zenginleşmenin aracı değildir.
Makam emanettir. Yetki emanettir. Kamu kaynağı emanettir.
“Emaneti ehline veriniz” sözü de burada anlam kazanıyor.
Emaneti ehline vermek; yalnız bir göreve doğru kişiyi getirmek değildir. O kişiden, kendisine verilen yetkiyi toplum adına ve toplumun yararına kullanmasını beklemektir.
Liyakat, ahlak, denetim bunun için gereklidir.
Çünkü yetki ile kişisel hırs birleştiğinde ortaya çıkan sonuç, yalnız birkaç kişinin kazancı veya kaybı değildir.
Ne olur bu durumda?
Toplumun güven duygusu zarar görür.
Güven bir ülkenin en önemli sermayelerinden biridir.
Vatandaş devletine, yatırımcı piyasaya, genç geleceğine, sporcu yöneticisine, insan adalete güvenmiyorsa hiçbir sistem sağlıklı biçimde ilerleyemez.
Bu nedenle bugün sadece “Kim ne yaptı?” sorusuna değil, daha büyük bir soruya da cevap aramalıyız:
Biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
Kısa yoldan zengin olmanın özendirildiği bir toplum mu?
Yoksa çalışmanın, üretmenin, alın terinin ve dürüstlüğün değer gördüğü bir toplum mu?
Bence asıl mücadele burada başlamalı.
Çocuklarımıza ve gençlerimize “çok para kazan” demek yerine, “değer üret, çalış, emeğinle kazan ve kazandığınla onurlu yaşa” diyebilmeliyiz.
Çünkü zenginlik sadece sahip olunan para değildir.
İtibar da, güven, onur da bir zenginliktir.
Ve bunların kaybedilmesi, kazanılan paradan çok daha pahalıya mal olabilir.
Atatürk’e atfedilen sözün uyarısı da tam olarak budur:
Üretmeden rahat yaşama isteği, bugün kazandırıyor gibi görünse de yarın bir toplumun onuruna, özgürlüğüne, bağımsızlığına ve geleceğine ağır bir bedel ödetecektir.
O halde yeniden emeğin, üretimin, liyakatin ve dürüstlüğün değerini yükseltmek zorundayız.
Çünkü kolay kazanılan para kaybedilebilir; ama kaybedilen güveni yeniden kazanmak çok daha zordur.














YORUMLAR