Kamu hizmetinin yükünü omuzlayan, sabahın erken saatinde görev yerinin kapısını açan, vatandaşın derdine çare olmaya çalışan, gecesini gündüzüne katan kamu çalışanları şunu çok iyi bilmeliler ki…
Bizim mücadelemiz yalnızca bir kadro mücadelesi değildir.
Bizim mücadelemiz emeğin değerini bulması, çalışma hayatında adaletin sağlanması ve kamu çalışanlarının geleceklerine güvenle bakabilmeleri mücadelesidir.
Çünkü yıllardır aynı kurumda çalışan, aynı vatandaşa hizmet veren, aynı sorumluluğu taşıyan insanların sırf istihdam biçimleri farklı diye farklı haklara mahkûm edilmesi kabul edilemez.
Aynı işyerinde, aynı masada, aynı amirin emrinde, aynı kamu hizmetini üreten çalışanlara…
“Sen kadrolusun, sen sözleşmelisin.” denilerek farklı gelecekler sunulamaz.
Bu anlayış, çalışma barışını zedelediği gibi, aidiyet duygusunu yaralar, emeğin değerini de düşürür. Ve en önemlisi, kamu hizmetinin asli unsuru olan insanı ikinci plana iter.
Sözleşmeli çalışan geçici değildir!
Burada yıllardır yapılan büyük bir yanlışı düzeltmek zorundayız.
Sözleşmeli çalışanı “geçici çalışan” gibi görmek asla doğru değildir.
Bugün birçok sözleşmeli kamu çalışanı devletin kurumlarında görev yapıyor.
Vatandaşın işini görüyor, kamu hizmetinin devamlılığını sağlıyor, kriz zamanlarında en önde görev alıyor, gece nöbet tutuyor, hafta sonu çalışıyor, bazen ailesinden, eşinden, çocuklarından uzakta görev yapıyor.
Yani kamu hizmetinin yükünü taşıyor.
Kamu çalışanı geleceğini korkuyla değil, güvenle planlamalıdır
Mesele sadece maaş değil
Sözleşmeli personel meselesini yalnız ücret üzerinden tartışmak da büyük bir eksikliktir.
İnsanca yaşanabilecek bir ücret istiyoruz, enflasyon karşısında erimeyen bir gelir istiyoruz.
Ancak bunun yanında başka şeyler de istiyoruz.
Güvence, kariyer hakkı, aile birliği, adil tayin ve yer değiştirme imkanları, hizmet sürelerinin hakkaniyetli biçimde değerlendirilmesini, emeklilikte emeğimizin karşılığını istiyoruz.
Kısacası biz, kamu çalışanının yalnız bugünüyle değil, yarınıyla da ilgileniyoruz.
Çünkü sendikacılık sadece bordrodaki rakamı konuşmak değildir.
Sendikacılık, çalışanın hayatına bütünüyle sahip çıkmaktır.
Bir çalışanın en büyük korkusu belirsizliktir
Sözleşmeli çalışan arkadaşlarımızla konuştuğumuzda aynı soruları duyuyoruz:
“Başkanım, tayinim ne zaman olacak?” “Eşim başka şehirde, ne yapacağım?” “Çocuğumun okulunu nasıl planlayacağım?” “Yıllardır çalışıyorum, hizmetim nasıl değerlendirilecek?” “Emekliliğim ne olacak?” “Yarın sözleşmem yenilenmezse ne olacak?”
Bu soruların her biri bir insanın hayatına dokunuyor.
Çünkü sözleşmeli personel için belirsizlik, yalnızca mevzuat maddesi değildir. Belirsizlik; çocuğunun okulu, ödeyeceği kira, ailesinden ayrı geçireceği gece, emeklilik hayali, yıllarca verdiği emeğin karşılığıdır.
İşte biz tam da bu nedenle mücadele ediyoruz.
Aile birliği lüks değildir
Özellikle altını çizeyim.
Aile birliği bir ayrıcalık değildir.
Bir kamu çalışanının eşiyle, çocuğuyla aynı şehirde yaşayabilmesi temel bir sosyal ihtiyaçtır.
Bir insanı görev yaptığı şehirde tutup ailesini başka bir şehirde bırakmak, sadece bir atama meselesi olarak görülemez.
Bu durumun ekonomik, sosyal ve insani sonuçları vardır.
Kamu çalışanının çocuğunun büyümesini telefondan izlemek zorunda kaldığı bir çalışma düzenini normalleştiremeyiz.
Eşinden aylarca ayrı kalan çalışanı “mevzuat böyle” diyerek görmezden gelemeyiz.
Elbette kamu hizmetinin gerekleri vardır.
Elbette her talebin aynı anda karşılanması mümkün olmayabilir.
Ama kamu hizmetinin gerekleri ile insanın aile hayatı arasında makul bir denge kurmak devletin ve kamu yönetiminin sorumluluğudur.
Kadro vermek değil, adaleti sağlamak
Kadro tartışmalarında zaman zaman meselenin özü kayboluyor. Kadro yalnız bir statü değişikliği değildir.
Kadro; emeğin tanınması, hizmetin karşılığının verilmesi, geleceğin güvence altına alınması, çalışma barışının güçlendirilmesidir.
Parçalı personel sistemi çalışma barışını zedeliyor
Bugün kamu kurumlarında farklı istihdam biçimleri yan yana bulunabiliyor.
Kadrolu personel…
Sözleşmeli personel…
Farklı özel mevzuatlara tabi çalışanlar…
Aynı işyerinde çalışan insanların hakları birbirinden farklılaştığında ister istemez karşılaştırmalar başlıyor.
Birinin sahip olduğu hakka diğerinin neden sahip olmadığı soruluyor, birinin tayin olabildiği yere diğerinin neden gidemediği tartışılıyor, birinin kariyer imkanından diğerinin neden yararlanamadığı sorgulanıyor.
Bu durum çalışanlar arasında gereksiz bir rekabet ve huzursuzluk yaratabiliyor.
Oysa olması gereken rekabet değil, kurum içi dayanışmadır. Çünkü kamu çalışanları birbirinin rakibi değildir.
Kamu çalışanı korkmadan çalışmalıdır
Bir kamu çalışanının görevinin başına giderken aklında sürekli “Yarın ne olacak?” sorusu olmamalıdır.
Devlet, çalışanından vatandaşın sorunlarını çözmesini isterken çalışanın kendi geleceğinin sorununu çözemez hale gelmemelidir.
Kamu çalışanı; görevini yaparken güvende olmalı, ailesini planlayabilmeli, çocuklarının geleceğini düşünebilmeli, mesleğinde ilerleyebilmeli, emekliliğini hesaplayabilmeli, emeğinin karşılığını alabileceğine inanabilmelidir.
Güvence budur.
Bizim mücadelemiz bugün için değil, yarın için
Türkiye Kamu-Sen olarak mücadelemiz, yalnız bugün çalışanların haklarını korumak değildir.
Yarın işe başlayacak genç kamu çalışanının da hakkını korumaktır.
Bugün…
Sözleşmeli olan çalışanın yarın emekliliğinde mağdur olmamasını sağlamaktır.
Bugün…
Ailesinden ayrı yaşayan çalışanın yarın ailesiyle aynı şehirde yaşayabilmesinin önünü açmaktır.
Bugün…
Kadro bekleyen çalışanın yarın aynı sorunları yaşayan başka bir çalışanın ortaya çıkmasını engellemektir.
İşte bu yüzden mücadelemiz kişisel değil, kurumsal ve toplumsaldır.
Kalın sağlıcakla.














YORUMLAR