Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
İbrahim Bulut
İbrahim Bulut

Göç idaresinin görünmeyen kahramanları!…

Bir kamu kurumunu ayakta tutan nedir?

Bir kurumun asıl gücü insandır.

Ve bugün göç yönetiminin en ağır yükünü taşıyan insanların, yani İl Göç İdaresi personelinin sesine kulak verme zamanıdır.

Çünkü tabelalarda büyüyen kurumun, koridorlarda yorulan bir çalışanı var.

Dosyalar çoğalıyor, görevler artıyor, sorumluluklar genişliyor.

Peki ya personel?

Personel aynı hızla çoğalıyor mu?

İşte asıl soru budur.

İş yükü artıyor, peki personel?

İl Göç İdaresi çalışanı artık yalnız evrak düzenleyen bir memur değildir. Göç yönetiminin her alanında görev yapmaktadır. İkamet işlemleri, uluslararası koruma, geçici koruma, düzensiz göç, geri gönderme işlemleri, uyum faaliyetleri, saha çalışmaları, koordinasyon, raporlama…

Görev alanı genişledikçe çalışan üzerindeki sorumluluk da büyümektedir. Fakat birçok yerde iş yükündeki artış ile personel sayısındaki artış aynı oranda gerçekleşmemektedir.

Sonuç?

Daha fazla dosya, daha fazla vatandaş ve yabancı, daha fazla işlem, daha fazla sorumluluk, daha fazla mesai.

Ve çoğu zaman aynı personel.

Personelin özverisi, personel eksikliğinin çözümü değildir.

Daha fazla çalış, daha fazla sorumluluk al, ama nereye kadar?

Kamu çalışanından gerektiğinde fedakârlık beklenebilir. Ancak fedakârlık sürekli hale gelirse artık bunun adı fedakârlık değil, angaryadır.

Özellikle vardiyalı çalışanlar, geri gönderme merkezlerinde görev yapanlar ve yoğun iş yükü bulunan birimlerdeki personel, çalışma hayatının en ağır koşullarıyla karşı karşıya kalabilmektedir.

Gece, hafta sonu ve vardiya düzeninde çalışmak…

Resmî tatilde görev yapmak…

Yoğun stres altında karar vermek…

Bütün bunların yanında bir de aile hayatını sürdürebilmek…

Peki bütün bunların karşılığı nedir?

Göç İdaresi çalışanları sadece şunu söylüyor:

“Emeğimin karşılığını istiyorum.”

Bu talep ne lütuftur ne de ayrıcalık. Bu, çalışma hayatının en temel hakkıdır.

Geri gönderme merkezlerinde çalışmak masa başında oturmak değildir!

Bir başka gerçek var ki çoğu zaman kurumun dışında yeterince görülmüyor:

Geri Gönderme Merkezlerinde çalışan personelin karşı karşıya olduğu çalışma koşulları.

Burada görev yapan personel sadece dosya takip etmiyor. Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden ve farklı psikolojik durumdaki insanlarla sürekli iletişim kuruyor.

Gerilimli durumlarla karşılaşabiliyor. Güvenlik riski taşıyan ortamlarda görev yapabiliyor.

Vardiyalı çalışıyor. Gece görev yapıyor. Ve bütün bunları yaparken mevzuata uygun hareket etmek zorunda. Bir tarafta güvenlik ve kamu düzeni sorumluluğu, diğer tarafta insan hakları ve hukuki süreçler. Ortada ise bütün bu sorumlulukları omuzlayan kamu çalışanı.

O halde sormak gerekiyor:

Riskin olduğu yerde karşılık neden olmasın?

Risk tazminatı yalnız bir ücret başlığı değildir.

Bu, kamu çalışanına verilen değerin göstergesidir.

Kurumlarda bazen en büyük sorunlardan biri de şudur:

Sorumluluk var, yetki sınırlı, görev var, kadro yok, iş var, insan kaynağı yetersiz.

Fiilen yönetim sorumluluğu üstlenen personel var ama bunun karşılığını gösteren kadro yapısı yeterince açık değil. Bu durum hem çalışanı hem yöneticiyi zor durumda bırakmaktadır.

Bir çalışana yöneticilik sorumluluğu veriliyorsa, bunun görev tanımı açık olmalıdır.

Yetkisi, sorumluluğu açık olmalıdır.

Ve elbette özlük karşılığı bulunmalıdır.

Çünkü kamu yönetiminde temel bir kural vardır:

Sorumluluk ile yetki dengeli değilse, çalışma barışı da dengeli olmaz.

Kariyerin sonu nerede?

Yıllarını kuruma veren personelin en doğal beklentilerinden biri kariyerdir.

Çalışan şunu bilmek ister:

“Bugün bulunduğum yerden yarın nereye gelebilirim?”

Bu sorunun cevabı açık değilse kurumda motivasyon da zayıflar.

 

Görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavlarının düzenli yapılması bu nedenle son derece önemlidir.

Çünkü çalışan yalnız bugününü değil, yarınını da görmek ister. Kurumun yetiştirdiği personel, kurumun hafızasıdır.

Yıllarca görev yapan bir memur; mevzuatı, işleyişi, sahayı, sorunları ve nihayetinde çözüm yollarını da bilir.

Bu insan kaynağını geliştirmek yerine köreltmek, yalnız çalışanın değil kurumun da kaybıdır.

Kariyer umudu olmayan kurumlarda çalışan motivasyonu da uzun süre ayakta kalamaz.

Rotasyon…

Bir personelin tayini bir Excel tablosundaki satır değişikliği değildir.

O satırın arkasında bir insan, bir eş, bir çocuk, bir ev, bir hayat vardır.

Bu nedenle rotasyon ve tayin politikaları yalnız kurumun personel ihtiyacı açısından değerlendirilmemelidir.

Elbette kamu hizmetinin gereği vardır. Ancak kamu hizmetinin gereği ile insan hayatının gerçekleri arasında denge kurulmalıdır.

Çalışanın ailesi, çocuklarının eğitimi, eşinin çalışma durumu, mümkün olan yerlerde gönüllülük esas alınmalıdır.

Çünkü kamu çalışanı da bu ülkenin vatandaşıdır.

Devlete hizmet etmek, ailesinden vazgeçmek anlamına gelmemelidir.

Liyakat sadece bir kelime olmamalı

Bir kurumun çalışanları arasında en tehlikeli duygu nedir biliyor musunuz?

“Ne kadar çalışırsam çalışayım fark etmiyor.”

Bu duygu yerleşirse çalışma barışı yara alır. Çalışan yaptığı işin, gösterdiği performansın, sahip olduğu bilgi ve tecrübenin dikkate alınmasını, atama ve görevlendirmelerde objektif kriterler görmek ister, kariyer basamaklarının açık olmasını, görevde yükselmenin öngörülebilir olmasını, kısacası çalışan adalet duygusunun korunmasını ister.

Çünkü liyakat yalnız yöneticilerin seçilme yöntemi değildir. Liyakat aynı zamanda çalışanların kuruma olan güvenidir.

Çalışanın sesi duyulmadan çalışma barışı sağlanamaz!

Burada kamu çalışanlarının sendika üyesi olmasının önemi ortaya çıkıyor. Sendikanın görevi yalnız toplu sözleşme döneminde talepleri sıralamak değildir.

Sendika; çalışanın sesi, sorunun takipçisi, çözümün muhatabı, çalışma barışının tarafıdır. İdare ile çalışan arasında sağlıklı bir sosyal diyalog kurulmasının önemli araçlarından biridir.

Ancak bunun için sendikal mücadele de değişmelidir.

Sorunları sadece tespit etmek yetmez. Her sorun için; talep, gerekçe, çözüm modeli ve takip mekanizması oluşturulmalıdır.

“Personel yetersiz” demek yetmez.

Hangi ilde kaç personel eksik, iş yükü ne kadar, hangi birimde ne kadar işlem yapılıyor, kaç personel fazla mesai yapıyor, vardiya sistemi nasıl uygulanıyor?

Bunların veriye dayalı olarak ortaya konulması gerekir.

“Sendikal mücadele sloganla başlar, veriyle güçlenir, örgütlü takip ile sonuç alır.”

Artık “fedakâr personel” değil, “hakkını alan personel” diyelim.

Kamu çalışanlarına yıllardır güzel sözler söylüyoruz.

“Fedakâr personel…”

“Özverili çalışan…”

“Gece gündüz demeden görev yapan personel…”

Evet.

Bunların hepsi doğru olabilir. Ama artık bir soruyu sormanın zamanı geldi:

Çalışandan sürekli fedakârlık beklemek yerine çalışma koşullarını neden iyileştirmiyoruz?

Personel açığını fazla mesaiyle kapatmak yerine neden yeterli kadro oluşturmuyoruz?

Riskli görevleri fedakârlıkla açıklamak yerine neden riskin karşılığını vermiyoruz?

Kariyer beklentisini sabırla geçiştirmek yerine neden açık ve şeffaf kariyer yolları oluşturmuyoruz?

Aile bütünlüğünü ikincil mesele görmek yerine neden insan odaklı personel politikası geliştirmiyoruz?

Çünkü…

Artık mesele yalnız çalışanın memnuniyeti değildir.

Mesele kamu hizmetinin geleceğidir.

Son söz: göç yönetiminin en değerli unsuru insandır

Göç yönetiminin başarısını yalnız istatistiklerle ölçemeyiz.

Kaç işlem yapıldı, kaç dosya sonuçlandı, kaç kişiyle görüşüldü?

Bunlar elbette önemlidir.

Ama bir soru daha sormalıyız:

Bu hizmeti üreten çalışan hangi şartlarda çalışıyor?

Eğer çalışan tükenmişse, geleceğini göremiyorsa, emeğinin karşılığını alamadığını düşünüyorsa, ailesiyle görev yeri arasında tercih yapmak zorunda kalıyorsa, riskli görev ile normal görev arasında hiçbir fark görmüyorsa, yıllarca çalışmasına rağmen kariyer yolunun kapalı olduğunu düşünüyorsa…

O zaman sadece personelin değil, kurumun da geleceğini konuşuyoruz demektir.

Bugün İl Göç İdaresi çalışanlarının talebi aslında çok açık:

Adalet, emeğimizin karşılığını, güvenli çalışma ortamı, yeterli personel, kariyer hakkı, aile bütünlüğümüzün korunmasını ve liyakat istiyoruz.

En önemlisi…

Sesimizin duyulmasını istiyoruz.

Çünkü çalışan sustuğunda sorunlar ortadan kalkmaz. Sadece görünmez hale gelir.

Oysa artık görünmeyeni görünür kılmanın zamanıdır.

İl Göç İdaresinin koridorlarında, geri gönderme merkezlerinde, müdürlük odalarında, danışma masalarında, saha görevlerinde ve gece vardiyalarında görev yapan binlerce çalışan bu kurumun gerçek gücüdür.

Onların emeği görünmeden göç yönetiminin başarısı tam olarak görülemez.

Ve unutulmamalıdır:

Çalışanını koruyan kurum güçlenir.

Çalışanını dinleyen kurum büyür.

Emeğe değer veren kurum geleceğe güvenle yürür.

Artık mesele şudur…

Göç İdaresi personeli daha ne kadar fedakârlık yapacak değil; kurum, personeli için daha ne kadarını yapacak?

Kalın sağlıcakla….

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

11 + 6 =

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER