“Bütün ümidim gençliktedir.”
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu sözü söylerken yalnızca bir nesli övmüyordu. O, bir milletin geleceğini gençlerin omuzlarına emanet ediyor, devletin ve toplumun da o emaneti koruma sorumluluğunu hatırlatıyordu.
Aradan geçen yıllar içinde teknoloji, dünya, ekonomi, siyaset değişti…
Değişmemesi gereken tek şey ise gençlerin geleceğe olan inancıydı.
Çünkü umudunu kaybetmiş bir genç, yalnızca kendi hayallerinden vazgeçmez; ülkesinin yarınından da vazgeçmeye başlar.
Bugün sokakta, üniversitede, iş yerinde ya da bir kahvehanede kulak verdiğinizde benzer cümleleri duyuyorsunuz:
“Çalışmanın ne anlamı var?”
“Hak eden gerçekten kazanabiliyor mu?”
“Geleceğimi bu ülkede kurabilecek miyim?”
Bir toplum için bundan daha ağır sorular olabilir mi?
Bir devletin en önemli görevi sadece güvenliği sağlamak, yollar yapmak veya bütçe hazırlamak değildir.
Devlet aynı zamanda vatandaşına “Bu ülkede adalet var. Bu ülkede emeğin karşılığı var. Bu ülkede çalışırsan başarabilirsin.” duygusunu verebilmelidir.
İşte bu duyguya güven denir.
Güven, kanun maddeleriyle yazılamaz. Güven; adil uygulamalarla, şeffaf yönetimle ve liyakatle inşa edilir.
Siyaset kurumu, toplumun ortak geleceğine karşı büyük bir sorumluluk taşır.
Kamu yönetiminde yapılan her tercih, yalnızca bugünü değil, yarının devletini de şekillendirir.
Bu nedenle görev ve sorumlulukların ehliyet ve liyakat esasına göre dağıtıldığına yönelik güçlü bir inanç oluşturmak, demokratik yönetimin temel şartlarından biridir.
Aksi yönde oluşan yaygın kanaat ise yalnızca kurumların itibarını değil, vatandaşın devlete olan güvenini de aşındırır.
Liyakatin tartışıldığı yerde adalet de tartışılır.
Adaletin tartışıldığı yerde güven azalır.
Güvenin azaldığı yerde umut zayıflar.
Ve umudun zayıfladığı yerde gelecek tehlikeye girer.
İşte bu zincirin en ağır halkası gençlerdir.
Çünkü…
Gençler sadece bugünün öğrencileri değildir; yarının doktorları, öğretmenleri, mühendisleri, hâkimleri, askerleri, sporcuları, sanatçıları ve devlet yöneticileridir.
Onların umutlarını kaybetmesi, aslında bir milletin geleceğinden vazgeçmesi anlamına gelir.
Ancak zaman zaman milletçe yaşadığımız bazı başarılar vardır ki, kaybolmaya yüz tutmuş umutlarımızı yeniden yeşertir, bize yeniden “Biz başarabiliriz.” dedirtir. İşte bunun en güzel örneklerinden biri, Türk Kadın Millî Voleybol Takımımızın Milletler Ligi’nde ikinci kez dünya şampiyonu olarak hepimize yaşattığı büyük gururdur.
Sahada sergiledikleri mücadele, disiplin, azim, inanç ve takım ruhuyla yalnızca bir kupayı ülkemize kazandırmadılar; aynı zamanda milyonlarca gence ve insana yeniden güven duygusunu hatırlattılar.
Onlar, başarının tesadüf değil; emekle, liyakatle, planlı çalışmayla ve birbirine güvenen bir ekip ruhuyla mümkün olduğunu tüm dünyaya gösterdiler.
Şampiyonluk sevincinin çok ötesinde, milletimize verdikleri en kıymetli armağan; umudun hâlâ canlı olduğunu göstermeleridir. Adeta Toroslar ‘da yanan Yörük ateşi gibi, sönmeye yüz tutmuş umutlarımızı yeniden alevlendirdiler ve hepimize “Umudunu kaybetme, biz buradayız.” mesajını verdiler.
Bu vesileyle, Milletler Ligi’nde ikinci kez dünya şampiyonu olan Türk Kadın Millî Voleybol Takımımızı, teknik ekibini, emeği geçen herkesi gönülden kutluyor; milletimize yaşattıkları tarifsiz gurur, yeniden filizlendirdikleri güven duygusu ve geleceğe dair umutlarımızı tazeledikleri için kendilerine tebrik, şükran ve minnet duygularımı ifade ediyorum.
Bugün dünyanın gelişmiş ülkeleri doğal kaynaklarıyla değil, insan kaynağıyla yarışıyor.
Biz ise en değerli hazinemiz olan gençlerimizin hayallerini korumak yerine, onların umutsuzluğunu konuşuyorsak, bunun üzerinde hep birlikte düşünmek zorundayız.
Bir ülkenin en büyük beka meselesi sadece sınırlarını korumak değildir.
Asıl beka meselesi; o sınırlar içinde yaşayan insanların devlete güvenmesi, adaletin herkese eşit uygulanacağına inanması ve çocuklarının geleceğini bu topraklarda kurabileceklerini hissetmesidir.
Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir.” sözü, aslında bizlere de bir sorumluluk yüklemektedir.
Eğer bütün ümidimiz gençlikse, gençliğin umudunu korumak da hepimizin görevidir.
Siyasetin görevi ayrıştırmak değil birleştirmek, kurumları zayıflatmak değil güçlendirmek, liyakati gölgelemek değil hâkim kılmaktır.
Çünkü…
Güçlü devlet, güçlü kurumlarla; güçlü kurumlar ise güven veren yönetim anlayışıyla ayakta kalır.
Bugün hâlâ vakit vardır.
Gençlerimize yeniden inanabilecekleri bir gelecek sunabilir, kurumlara duyulan güveni güçlendirebilir ve umudu yeniden yeşertebiliriz.
Çünkü bir milletin kaderi, sadece sandıkta değil; gençlerinin yüreğinde taşıdığı umutta yazılır.
Ve unutmayalım:
Bir ülkenin geleceği, gençlerinin gözlerindeki umut kadar aydınlıktır. O umut sönerse, kaybedilen yalnızca bir nesil değil; bir milletin yarınlarıdır.










YORUMLAR